Trakya Demokrat Gazetesi - İNSÜLÜN DİRENCİ VE OBEZİTE
Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
Ptt’den Kurban Bayramı’na Özel Kampanya
Gece yarısı ile sabah 6 arasında yola çıkmayın!
Göz tembelliği ilk 6 yaş içinde tedavi edilmeli

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

İNSÜLÜN DİRENCİ VE OBEZİTE

İNSÜLÜN DİRENCİ VE OBEZİTE
19.09.2017 / 11:21
Metabolik sendrom tüm dünyada giderek artan ve her geçen gün daha fazla sayıda insanı etkileyen önemli bir morbidite nedenidir. Obezite arttıkça, özellikle yetişkinlerde ve çocuklarda, metabolik sendrom da artmaktadır. İnsülin direnci ise bu durumun altında yatan en önemli patafizyolojik mekanizma olarak kabul görmektedir. Bu anlamda yapılan çalışmalar da metabolik sendrom bileşenleri içinde insülin direncinin diğerleri üzerine etkisini göstermektedir. İnsülin direnci sendromu veya sendrom X olarak da bilinen metabolik sendrom ilk kez 1988’de Reaven tarafından tanımlanmıştır.Yaklaşık 10 yıl sonra ise DSÖ metabolik sendromu, DM, bozulmuş açlık glikozu, bozulmuş glikoz toleransı veya insülin direnci ile birlikte, hipertansiyon (>160/90 mmHg), hiperlipidemi, santral obezite ve mikroalbuminüriden en az ikisinin olması olarak tanımlamıştır.
Metabolik sendrom belirtilerini taşıyan birçok insanda, insülin aracılı glikoz metabolizması bozuklukları görüldüğü birçok epidemiyolojik çalışmalar ile belirtilmiştir. Ancak yine de insülin direncinin her obez bireyde görülmemesi genetik özelliklerin araştırılması gerektiğini göstermiştir. Bu nedenle çeşitli etnik gruplarda yapılan çalışmalar incelendiğin de gerçekten de farklılıklar olduğu görülmüştür. Örneğin; Pima yerlilerinde; Tip II DM sıklığı daha yüksek görünürken, hiperlipidemi ya da hipertansiyon prevalansı yüksek değildir.Yapılan çalışmalara bakıldığında başka parametrelerin de olduğu bilinmektedir. Örneğin yağ dokusunda artış ile Tip II DM patogenezinde ilişki görülmektedir. Çünkü adipoz doku bir enerji deposu olmasının dışında, dolaşıma birçok peptid kompleman faktörü ve sitokin salgılayan bir endokrin organ görevindedir ve bu dokudaki artış metabolik düzeni bozmaktadır. Vücut yağ dağılımı da insülin direnci için önemli bir risk faktörüdür. Bu alandaki ilk sistematik değerlendirme 1956 yılında Vague ve arkadaşları tarafından yapılmıştır. Bu çalışmada obezite “android” ve “jinoid” tip olarak sınıflandırılmıştır ve jinoid tip obeziteye göre android tip obezitenin DM ve koroner arter hastalığı ile daha fazla ilişkili olduğu saptanmıştır. Bir başka çalışmada ise yaşları 5 ila 16 arasında değişen obez kız çocukları değerlendirilmiş, bel çevresi ile plazma insülini ve insülin direnci arasında anlamlı korelasyon olduğu gösterilmiştir.
GEBELİK VE OBEZİTE
Kadının yaşam döngüsünde gebelik ve doğum çok önemli dönemlerdir. Bu dönemlerde kadın metabolizmasında fizyolojik ve psikolojik birçok değişiklik oluşur. Gebelikte ağırlık kazanımı kaçınılmazdır. Bu süreçte fizyolojik olarak yağ depolanması gelişir, plazma hacmi ve vücut toplam su hacminin artar. Ancak anne adaylarının az ya da fazla ağırlık kazanımı perinatal ölümlere ve erken doğumlara neden olması açısından iyi takip edilmelidir. Çünkü gebelikte beden kitle indeksi arttıkça kalp, omurga, böbrekler ve diyafram gibi fetal yapıların değerlendirilmesi oldukça zor olmaktadır ve obezite gibi kronik sorunlar gebelik komplikasyonlarını arttırmaktadır. Ayrıca gebelik öncesi obezite görülmesi de preeklempsi, hipertansiyon ve gestasyonel DM gibi risklerde artışa neden olmaktadır. Ayrıca çok genç yaşlarda gebelik ve gebelik sayısı, kadınların beslenme alışkanlıklarını ve fiziksel aktivite düzeylerini etkiler. Dünya’da gebe kadınlarda obezite insidansının %18.5 - %38.3 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bu nedenlerden dolayı gebelikte kilo alımı önemli bir problemdir. Amerikan Tıp Enstitüsü (IOM) obez kadınların gebelikte 5-9 kg, İngiliz Diyetetik Derneği ise maksimum 6 kg alması gerektiğini belirtmektedirler.
Yapılan çalışmalarda gebelik ve çocuk sayısı ile obezite arasındaki ilişkiler de bildirilmektedir. Bu durum özellikle gebelikler sırasında insülin direnci, hormonal değişimler, glikokortikoid aktivitesinde artış gibi birkaç mekanizma ile açıklanmaktadır. Son yıllarda sıklıkla karşılaşılan maternal obezite anne ve çocuk için kısa ve uzun dönem ciddi komplikasyonlar yaratabilmekte ve özellikle BKİ >30’un üzerinde olan obez kadınlarda erken dönemde spontan abortus riski artmakta ve ayrıca maternal obezite perinatal ölümler ve fetal anomalilerle de görülmektedir.
Obez gebelerde ayrıca glisemik kontrolün bozulması, hiperglisemi ve insülin direnci gelişme riski daha yüksektir. Normal ağırlıktaki gebelere göre, karbonhidrat metabolizmasındaki değişiklikler, gebeliği sırasında fazla ağırlık kazanan kadınlarda karbonhidrat toleransının bozulma olasılığının yüksek olmasına neden olarak gestasyonel DM görülme olasılığını artırmaktadır. Emzirme dönemi de obeziteyi etkileyen diğer önemli faktörlerdendir. Postpartum döneminde de ağırlık artışı görülmektedir. Bu nedenle emzirmeye başlama ve sürdürme de ağırlık kontrolünün sağlanmasında önemlidir. Ayrıca postpartum dönemde obezite yara iyileşmesini geciktirir ve idrar yolu enfeksiyonlarını tetikler. Obez kadınlarda gebelik ve pospartum dönemde (özellikle 6-18 aylar arasında) üriner enfeksiyon oranlarında artış olduğunu gösteren birçok çalışma vardır. Bu nedenlerle hem gebelik öncesi hem de gebelik dönemlerinde sağlıklı bir kiloda olmak ve sağlıklı beslenebilmek için sağlık programları oluşturmak gelecekteki sağlığı bozan riskleri azaltabilir.
Etiketler:
Yazarın Diğer Yazıları


YAZARLAR